Bir anlık öfke ve commotio cordis
Tamam, kimseye geç kalma nedenini açıklaması gerekmeyecekti ama salona girdiği anda insanların kendisine yönelen gözleri, okul yıllarında müdür yardımcısının kapısında geç kağıdı almak için beklemekten daha fazla huzursuzluk verecekti. En çok bu histen nefret ediyordu. Mecidiyeköy, her zamanki hodbinliği ve kayıtsızlığıyla, tuğlaları arabalar olan bir duvar gibi önüne dikilmişti. Yönetim kurulu toplantısına geç kalmıştı ve bu durum ne Mecidiyeköy’ün ne de dünyanın geri kalanının umurunda değildi. Hareket etmek, ilerlemek istiyordu ve tüm uzuvları sağlamdı ama kuadripilejik gibi hareketsiz bekliyordu. “Trafik felci bu işte” diye söylendi. Etrafını saran tüm araçlar, avına atılmadan önce ağır adımlarla hareket eden timsahlara benziyordu. Sadece bir adımı atmakta geciktiği için arkadaki sabırsız timsah “yürüsene” dercesine ses
çıkardığında, “öndekinin üstünden uçamıyorum” diye aynaya söyleniyordu Mert.
Bu sırada sağındaki sarı otobüsün sürücüsü Mert’in önüne geçmek için sert hareketlerle ardışık olarak gaza ve frene basıyor, sanki Mert’le inatlaşıyordu. “Sokmuyorum seni araya, hadi bakalım” dedi ve Mert
inatlaştıkça otobüsün şoförü de daha sert hareketlerle santim santim hareket ettirdiği koca otobüsü beşik gibi sallıyordu. Önündeki arabayla arasına giren motorlu kurye hareket etmekte gecikince otobüs, Mert’in bulunduğu şeride burnunu sokmayı başarmıştı. Geç kalma gerginliğine eklenen bu yenilgi hissinin de etkisiyle sanki eli yapışmış gibi kornaya bastı . Otobüsün şoförü camdan çıkardığı kolunu “ne var” dercesine sola doğru açtı. Siyah kıllarla kaplı kalın kolu,
bileğinde parlayan metal saatle birlikte dirseğine kadar otobüsün dışındaydı. Mert solundaki şeritte gördüğü hafif boşluğu fark edip direksiyonu sola kırdı ve şoförün hizasına gelince arabasının sağ camını indirip o tarafa doğru eğilerek “ne yapıyorsun sen ya” diye bağırdı. Sürücü otuzlu yaşlarda, esmer, siyah bıyıklı ve sakallı bir adamdı. “Ne var lan” dedi. Bu sözler Mert’i daha da kızdırdı . “Lanlı manlı konuşma bak, zibidi” diye bağırdı elini sağ tarafındaki otobüsün şöförüne doğru kaldırarak. Aslında bu son kelime istemsizce dökülmüştü ağzından. Şoför, otobüsten gelen “tısss” sesiyle birlikte kapıyı açıp inmeye başladı. Belli ki o da tüm gün boyunca gerilmiş, artık bir kişiyi daha çekecek esnekliği kalmamıştı. Şoförün hareketlendiğini gören Mert, sinirden ziyade korkak görünmemek endişesiyle kapısını açıp hışımla dışarı çıktı. Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilen şoför, Mert’e doğru yürürken “senin de kullandığın arabanın da” diye başlayıp annesine kadar uzanan bir
küfür potpurisi sıraladı. Mert öfkeliydi, ama bu kadarını beklemiyordu ve hala tamamen mantığını kaybetmemişti. İşte kavga başlıyor diye düşündü. Aslında kavga etmek istemiyordu, ama annesine küfredilmişken hiçbir şey olmamış gibi arabasına binip gidemezdi. Bir taraftan ne kadar saçma bir
şey yaptığını düşünebilse de, artık geri dönülmez bu yolda, sırf kendisine olan saygısını yitirmemek uğruna devam etmesi gerekiyordu. Hedefine kilitlenmiş bu iki adam, topraklarını koruyan iki savaşçı edasıyla birbirlerine doğru hücum ettiler. Rakibi, Mert’e bir yumruk salladıysa da Mert’in
sol şakağını sıyırıp geçtiği için pek etkili olmadı. Mert, birkaç dakika önce tanıştığı bu yeni hasmına, nereye gittiğine dikkat etmeden sıkı bir yumruk fırlattı. Dövüşme konusunda son derece antrenmansız olan, hatta izleyici olmak dışında sporla başkaca bir ilgisi bulunmayan Mert, ihtimal
öfkesinin yardımıyla, yumruğunu hedefin göğsüne balyoz gibi oturmuştu. Sanki bir fotoğrafın ya da filmin içindeydi ve bokeh efekti etrafındaki dünyayı bulanıklaştırmıştı. Ancak anlık öfkesi ve anlamsız gururu onu böylesi gereksiz bir kavganın içine itmiş olsa da mantığı hala düzgün işliyor,
bu köpürtülmüş kargaşanın bir an önce bitmesini istiyordu. Otobüs şoförü kalbinin üstüne aldığı bu sıkı darbe sonrasında durdu ve Mert de bu garip intizara uydu. Zaten amacı adama zarar vermek değildi. Hatta sorsalar, anlatabileceği bir amacı veya mantıklı gerekçesi bile yoktu. Öfkeyle
cilalanmış bencil bir şımarıklığın kendisini içine sürüklediği olay giderek büyüyüp kontrolden çıkmıştı. Adam birkaç saniye boş gözlerle baktı. Mert, muletaya koşan bir boğa gibi az önce tüm hiddetiyle üstüne saldıran bu adamın şimdi neden birdenbire sakinleşip durulduğunu anlamaya çalışırcasına ona bakıyordu. Gövdesinin dibinden baltayla kesilen bir ağaç gibi ileri geri sallanan iri
kıyım şoför, fazlaca eğilip bükülmeden devrildi. Şimdi ne yerde yatan, ne de bu yatışın müsebbibi olan kıpırdıyordu. Zaman durmuş, sahne donmuş, az önce hızlı çekimdeki kavga sahnesi şimdi bir fotoğraf karesine dönmüştü. Çevreleri kalabalıklaşmış, lazım oldukları sırada ortada olmayan insanlar, kırıntı bulmuş karıncalar gibi bir anda etraflarına doluşmuştu. Sarışın sakallı genç biri heyecanla “adam öldü” derken, bir başkası “ambulansı arayın” diye bağırdı. Onlarca göz, şaşkınlık ve merakla olup bitenleri izliyordu. Yerde hareketsiz yatan şöför iyice morarmış, dili hafifçe dışarı çıkmıştı. Kalın dudakları ve onların arasından ucu dışarı çıkan dilinin arasından, tükürükle karışık
zayıf nefes kırıntısını zorlanarak dışarı veriyordu. Moraran ve şişmeye başlayan yüzü, hayatın belki en sevimsiz ancak mutlak değişmez gerçeği olan yolculuk vaktinin geldiğini anlatır gibiydi.
Başındakilerden biri “nabzı alınmıyor” dedi. Bir diğeri “şurayı bir açın abicim bi oksijen alsın” diye bağırdı. Yerde yatanın mor yüzünün beyaza dönmeye başladığını ve zorlanarak alıp verdiği son nefeslerinin de artık durduğunu gören Mert iki elini başının üstüne koyup “buraya kadarmış, hayatım karardı” diye düşündü. Belki birkaç saat içinde adamın yakınları da kendisini öldürürdü, yada yıllarını filmlerde gördüğü hapishane ranzalarında geçirirdi. Annesine ne diyecekti? İlkokul öğretmeni olan annesi Nesibe Hanım, 67 yıllık hayatı boyunca kira ya da vergi gibi nedenlerle bile mahkeme yüzü görmemişti. O an annesinin masumiyetine özendi ve ona layık olamadığı hissi, içindeki suçluluk ateşini harladı. Endişe ve korku karışımı bir his damara zerk edilmiş bir zehir gibi hızla tüm vücuduna yayılıp kaslarındaki gücü aldı götürdü. Ayakta duramayacak gibi hissediyor, korkudan birilerine sarılmak, sığınmak ve tüm bu olup bitenlerin istemeden, düşünmeden olduğunu anlatmak istiyordu. “Allahım nolur” dedi, ağlamaklı bir sesle. Keşke zamanı geri alıp herşeyi baştan başlatabilse, otobüsün önüne geçmesine izin verseydi. Ne gerek vardı tüm bunlara. “Katil mi oldum ben şimdi” diye düşünürken nefes almakta zorlanıyordu. Sonra 5-6 araba geride, sadece ışıkları yanıp sönen ambulanstan koşarak iki sağlık görevlisi geldi. Diğerleri kenara çekildi. Gelenlerden biri, yerde yatan adamın boynundan nabzını kontrol ettikten sonra “arrest” dedi. Önce başına pozisyon verdikten sonra, ellerini kenetleyip şöförün göğsünün tam ortasına yerleştirdi ve dizlerinin üstüne çöküp kalp masajına başladı. Kalabalık, korna sesleri, “adam öldü” diye bağıranlar… Mecidiyeköy günlük rutininden çıkmış, mahşerden bir an yaşar hale gelmişti sanki.
Masaj yapan sağlıkçı, acil tıp teknisyeni arkadaşına “defibrilatörü bağla” diye seslendi. Ekran açılınca “ritm VF” dedi. VF de neydi? Hala bir kalp ritmi var anlamına mı geliyordu bu “ritm” kelimesi? Hayır, ritm yoktu. Kalbin kasılmayı bırakıp sadece titremeye başladığı ve az sonra tamamen duracağının habercisi olan VF, ventrikül fibrilasyonu demekti ve eğer hızla şoklanmaz yani de-fibrile edilmezse bir kaç dakika içinde ölüm kaçınılmaz olacaktı. Sonra defibrilatörün pedallarını tutan paramedik “dokunmayın” diyerek düğmeye bastı. Yerde yatan cansız vücut, bardağa yapışıp kaldırınca düşen çay tabağı gibi, şoklayan ellere doğru hafifçe yukarı yükselip yerine düştü. Şoku veren görevli “tamam, döndü” diye bağırdı. Kalp tekrar atmaya başlamıştı.Mert, kolunu sıkı sıkı tutan tanımadığı adamı çekiştirerek olup biteni anlamaya çalışıyor, sürekli “Allahım nolur” kelimelerini tekrar ediyordu. Acil tıp teknikerlerinden biri diğerine “Commotio cordis” bu dedi. Kalbinin üstüne gelen ani darbe, kalbin durmasına yol açan bir ritm bozukluğu olan ventriküler fibrilasyona neden olmuştu. Kalbe defibrilatörle verilen elektrik şoku ritmi düzeltmiş ve kalbi tekrar çalıştırmıştı. Peki ya o ambulans ve içindeki defibrilatör şans eseri o gün o kadar yakında olmasaydı bu hikaye nasıl biterdi? Commotio cordis ile yitip giden iki hayatın faturasını kim hangi haklı bahanesiyle ödeyebilirdi?
